Şehrin Ruhu Çatladı, "Memleket Nere?" Diyen Vicdanın Yabancılığı

Ben, yıllarını bilgisayarın mutlak mantığı ve siyasetin göreceli insan halleri arasında geçirmiş bir gözlemciyim. Bu şehrin, İstanbul’un, kalabalık uğultusunu dinlediğimde duyduğum ses, artık canlı bir metropolün sesi değil; aksine, kırılmış bir ruhun çatırdayan feryadı.

Abone Ol

​Bu şehirde kurulan her diyalog, bir tanışmadan çok, bir hüküm giyme ritüelidir. Karşınızdaki kişinin ilk beş sorusundan biri mutlaka gelir: “Memleket nere?”

Bu soru, masumiyetini çoktan yitirmiştir. O, artık bir merak değil; zihnimizin, bizi 'biz' ve 'öteki' diye ayırmaya programlanmış ilkel bir kodudur. Cevabınıza göre sizi bilinçaltındaki ait olduğunuz 'kabileye' yerleştirir ve o kabilenin normlarına göre size bir 'kimlik etiketi' yapıştırır. O etiketin rengi, size duyulacak hoşgörünün ya da tam tersi, tahammülsüzlüğün derecesini belirler. Bu, asırlarca yan yana yaşamış insanların ilk sığınağının, birbirini bir kökene, bir coğrafyaya göre ayrıştırma ihtiyacı olması ne büyük bir acıdır.

​Bu zihinsel haritalandırma, ne yazık ki, şehrin tüm damarlarına sızmıştır. İstanbul’da kimsenin kimseye gösterdiği eski bir gönül borcu, bir nezaket payı kalmamıştır.

​Öfkenin Normalleşmesi

​İyi niyet, bu beton ormanında kendini koruyamayan, nadir bir tür haline geldi. Bu durumun en kanlı canlı sahnesi, elbette trafiktir.

​Artık araç kullanmak, bir yerden bir yere ulaşım eylemi değil, bir psikolojik savaş halidir. Gözlemlediğim şey, sadece bireysel bir gerginlik değil, toplumsal bir ahlaki çözülmedir. Direksiyona geçen kadınlar bile, sokakta duymaya alışık olmadığımız, haysiyet kırıcı, ağız dolusu küfürler sarf edebiliyor. Bu durum, bireylerin araç içinde toplumsal ahlak prangalarından kurtulduklarını ve bastırılmış tüm öfkeyi, bir nevi maske ardına sığınarak dışa vurduklarını gösterir.

​Korna sesi... Ah, o anlamsız, sinir bozucu ses. O, sadece bir uyarı değil; "Benim acelem senin hayatından daha değerli" diyen bencil bir nidanın yükselişidir. O kornanın, zor uyumuş, acı çeken bir hastayı ya da bir bebeği uyandırması, kornaya basanın umrunda bile değildir. Zihninde, diğer insan değersizleşmiştir; sadece kendi yoluna engel olan, hareket etmesi gereken bir nesnedir.

​Psikolojik makaleler, bu durumu "yüksek bilişsel yük altında ilkel dürtülere geri dönüş" olarak açıklar. Şehir hayatının stresi, ekonomik baskısı ve zaman yarışı, insanların nezaket ve anlayış gibi yüksek maliyetli sosyal davranışları sürdürme enerjisini tüketiyor. En kolay yol: Öfke ve saldırganlık. Direksiyona geçtiyseniz, biliniz ki, size karşı kullanılan küfür, o kişinin size olan kişisel nefreti değil, bu çatlak şehrin bir yansımasıdır.

​Onur Kaybı ve Münakaşa Dili

​Şehrin bu tahammülsüzlüğü, en dokunulmaz kabul ettiğimiz değerleri dahi aşındırdı. Namus ve onur, sadece "ev halkına mahsus" bir zırh haline geldi. Kendi namusunuzu korursunuz, ama dışarıdaki herkesin namusu, en ufak bir tartışmada dahi, "o.ç." küfrünün ağırlığı altında ezilir.

​Bu, sosyologların "iç grup" ve "dış grup" ayrımının, en vahşi, en ilkel tezahürüdür. Sadece kendi ailenizin, kendi çevrenizin onuru korunur. Geri kalan herkes, ahlaki bir koruma kalkanından yoksundur. "Memleket nere?" sorusuyla başlayan ayrışma, bu küfürle birlikte, toplumsal dokuyu yırtarak son bulur. En ufak bir münakaşanın bu ağır küfürle bitmesi, toplumun çözüm odaklı değil, yıkım odaklı bir iletişim diline geçtiğini gösterir.

​Markette, pazarda, hastanede, banka sırasında... Her yerde bu gerginlik ve kaşları çatık, tetikte bekleyen insan manzarasıyla karşılaşmak mümkün. Her an patlamaya hazır bir barut fıçısı gibiyiz.

​İnsanlık Nere?

​Bu manzara, "açım" diyeni doyuran, darda kalana yardım eden, vicdanı yüksek bir toplumun geldiği hazin noktadır. Bugün, bu şehirde birbirimize destek olmak yerine, birbirimizi potansiyel birer tehdit olarak görüyoruz. Bu, toplumsal iş birliğini ve güveni kökünden sarsan, bencilliği norm haline getiren bir çöküşün başlangıcıdır.

​Şehrin bu yıkımını ne bir algoritma düzeltebilir, ne de sadece bir siyasi karar. Çünkü sorun, sistemde değil, bireyin vicdanının sığlaştığı yerdedir.

​Bu utanç verici ayrımcılığın ve tahammülsüzlüğün çözümü, yeniden kendi içimizdeki nezaketi ve anlayışı yeşertmekle mümkündür.

​Aksi takdirde, bu şehir, kendi kurduğu yabancılaşma tuzağında, sadece beton yığınlarından ibaret, ruhsuz bir mezarlığa dönüşecektir. Ve o zaman, soracağımız tek bir soru kalacaktır: "İnsanlık nere"


Selametle.


Empatiyi, Sabrı, Merhameti, Yardımlaşmayı, İyiliği öğreten, öğrenmeyi sevdiren bütün öğretmenlerimizin günü kutlu olsun.